PEMBE İNCİLİ KAFTAN1 Ömer SEYFEDDİN Büyük kubbeli serin Dîvân, bugün daha sâkin, daha gölgeliydi. Pencerelerinden süzülen mavi, mor, sincâbî bahar ziyaları, çinilerinin yeşil derinliklerinde birikiyor, koyulaşıyordu. Yüksek ipek şiltelere diz çökmüş yorgun...
More
PEMBE İNCİLİ KAFTAN1 Ömer SEYFEDDİN Büyük kubbeli serin Dîvân, bugün daha sâkin, daha gölgeliydi. Pencerelerinden süzülen mavi, mor, sincâbî bahar ziyaları, çinilerinin yeşil derinliklerinde birikiyor, koyulaşıyordu. Yüksek ipek şiltelere diz çökmüş yorgun vezirler, önlerindeki halının renkli nakışlarına bakıyorlar, uzun beyaz sakalını zayıf eliyle tutan ihtiyar sadrazamın sönük gözleri, gayet uzak, gayet karanlık şeyler düşünüyor gibi, mevcud olmayan noktalara dalıyordu. — Cesur bir adam lazım, paşalar, dedi. Biz onun sırmalara, altınlara, elmaslara garkederek gönderdiği elçisine, padişahımızın elini öptürmedik; ancak dizini öpmesine müsaade ettik. Şüphesiz o da mukâbele etmeye kalkacak. — Şüphesiz. — Hiç şüphesiz. — Mutlakâ... Kubbealtı vezirlerinin tamâmiyle kendi fikrinde olduğunu anlayan sadrâzam düşündüğünü daha açık söyledi: — O halde bizden elçi gidecek adamın çok cesur olması lazım! Öyle bir adam ki, ölümden korkmasın. Devletin şânına dokunacak hareketlere karşı koysun. Ölüm k
Less